Anlamıyorlar!


“Eski” ile başlayan her cümleye dikkat kesilirim.

Kim ne anlatırsa anlatsın, kullanılan dil “geçmiş zaman” ise pür dikkat dinlerim.
Galiba çocukluğumdan kalan bir özellik çünkü çocukluğumda bizim ev her akşam çok kalabalıklaşırdı.

Misafir odamızda (Artık öyle bir oda yok bu yüzyılda) uzunca bir masa vardı. O ufacık halimle o uzunca masanın altına gizlenip gece yarılarına kadar muhabbet eden büyüklerimi dinlerdim.

Ne dediklerini o yaşımda anlardım.

Hadi gelin size çok kolay bir soru sorayım:

Çocuklarımız bizleri anlıyor mu?

Pedagoglar belki kızacaklar bu soruma çünkü genelde büyüklerin çocukları anlamasını isterler!

Beklerler!

Biz çocukken yani 80’li yıllarda büyüklerimizi anlardık.

Felsefi açıdan değil tabii ki…

Bir büyüğün anlattığı bir hikâyeyi gözümüzde canlandırabilirdik.

Hüzünlü ise hüzünlenirdik komik ise gülerdik.

Tekrar soruyorum:

Çocuklarımız bizleri anlıyor mu?

Tabii ki anlamıyorlar!

Çünkü anlatmıyoruz ya da anlatamıyoruz.

Belki aynı okullara gitmiyoruz ama aynı sıralarda okuduk.

Aynı şehirde…

Belki aynı mahallede belki aynı köyde…

Ne oldu da bundan 30 yıl önce aynı şehirde doğmuş insanların çocukları farklı ülkelerde doğmuşçasına değişti?

Bir baba ile çocuğun değişim hızı bu kadar hızlı olabilir mi?

Bu sorulara net cevaplarım yok ama doğruluğuna tam olarak inanmadığım cevaplarım var tabii.

Teknoloji o kadar çok bizi içine hapsetti ki çoğu şeyi kaçırıyoruz!

Google’da kendimi aratırken bundan 8 yıl önce yazdığım “Tayyare hızında yaşamak” başlıklı yazıma denk geldim.

Kısaca yaşlı amcaların bu yüzyıl ile ilgili konuşmalarını tasvir etmişim.

Hayatın ne kadar hızlı aktığını ve bu hıza yetişmek için mücadeleyi nasıl verdiklerini sormuşum o yazımda.

Bu hıza yetişmek ister miydiniz, soruma şu cevabı yazmışım:

“Asla istemezdik. Hayat bizim için zaten çok kısaydı. Niye hızımızı artıralım ki?”

Bu cevap aslında tüm soruların cevabıdır.

Hayat o kadar kısa iken bizler için niye bu kadar hızlı yaşıyoruz?

Çocuklarımız ile aynı dili dahi konuşmuyoruz!

Bu yüzyılda “misafir odasını” çocuğuna anlatabilen bir ebeveyn var mıdır?

Tabii ki vardır ama o anlatıyı sıkılmadan dinleyen ve anlayan kaç çocuk vardır?

Maalesef bu nesil hem okumuyor hem de insanlık tarihi boyunca süregelen bağı koparmış gibi!

Baban veya annen, deden zamanını anlatır, deden ise büyük deden zamanını anlatır. Sen de baban veya deden zamanını çocuğuna anlatırsın.

Bu kadar!

Bu insanlık tarihi boyunca süregelen bağ bu kadar basitken ve yazıya dökülmeyen bu yazısız tarih bu kadar yaşlı iken bizler bu bağı dünyadan silmek üzereyiz!

Çünkü çok farklı dertlerimiz var!

Bu dertler arasında geçmişten örnekler verip çocuklarımızı bilinçlendirmeyi düşünmüyoruz!

Biz düşünmediğimiz için çocuklarımız da artık bizleri anlamıyor ya da anlamak için zamanı yok!

Çünkü ya ebeveyni tarafından ödevleri yaptırılıyor ya çizgi film izliyor ya da internette Aleyna Tilki’yi dinliyor!

Biz böyle büyümedik ama çocuklarımızın böyle büyümesini izliyoruz sadece!

Pardon izlemiyoruz, biz de Survivor izliyoruz!

İlk okuduğum hikâye kitabımı 9 yaşımda okumuştum galiba. Ömer Seyfettin’in Bomba isimli hikâye kitabıydı.

Ama o ilk okuduğum kitaptan önce en az 100 hikâye dinlemişimdir büyüklerimden.

Halen çoğunu hatırlarım.

Geçmişini bilmeyen bir gelecekten…

Geçmişini dinlemeyen bir nesilden…

Ne vatan sevgisini aşılayabilirsin ne de önüne arkasına koyduğun bir “sevgiyi” aşılayabilirsin!

Bizi biz yapan değerlerimizin hiçbirini bilmeyen ve önemsemeyen bir nesil o ülkeyi değersizleştirir.
Belki de vatan yeni nesil için bir şey ifade etmeyecektir!

https://twitter.com/mahirtemur

mahirtemur@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
13Ağs
12Ağs
10Ağs
09Ağs
07Ağs

Ahmet Çakır isterse…