Gılgamış Destanı - Ahmet Küçükşahin

Gılgamış Destanı


Gılgamış destanı tarihte ortaya çıkmış ilk yazılı destandır. Ortaya çıktığı yer, Mezopotamya olarak bilinen bugünün Irak, Suriye ve Türkiye sınırları içinde yer alan Dicle Nehri ile Fırat Nehri arasındaki kesimdir. 

Tarihçilerin çoğu Sümerlileri tarihin başlangıcı olarak ele alır. Bunun sebebi ise çivi yazısı ile kalıcı eserler bırakabilmiş olmalarıdır. 

Milattan önce 3000’li yıllarda Ur, Uruk, Şuruppak, Kiş, Eridu, Lagaş, Nippur gibi önemli kentleri kuran Sümerliler o dönemden kalma pek çok eseri günümüze bırakmıştır. Bu eserlerin içinde en önemli görülen ise Gılgamış Destanı‘dır.

Ölümsüzlüğü arayan bir kralın öyküsüdür. Destana konu olan kral Gılgamış MÖ 3000’lü yıllarının ilk yarısında (günümüzden 5 bin yıl önce) Mezopotamya'daki Uruk kentinde hüküm sürmüştür. Ölümsüzlüğün ve bilginin peşindeki insanı yücelterek anlatan Gılgamış Destanı, günümüze kalabilmiş, bilinen en eski destandır.

Gılgamış, Uruk Kralı Enmerkar’ın kızı Ninsun’un oğludur.Babası bilinmemektedir. Yaklaşık 2 metre 40 cm. boyundadır.

O dönemde kullanılan bazı isimlerin anlamı ve tanrıların isimleri şöyledir:

Gılgamış: Işıldayan alev

Sümer: Kültür getiren

Buranum: Fırat nehri

İdigna: Dicle nehri

Meluha: Sümerlilerin geldiği ülkenin adıdır. 

Ziusudra: Günün filizi. Tufandan önce Şuruppak’ın son kralıdır. Tufanda gemiyi inşa eden kişidir. 

En büyük tanrı, tanrıların babası ANU,

En yüksek üç tanrı ANU, ENKİ ve ENLİL,

Yer altı dünyasının tanrıçası EREŞKİGAL,

Savaş tanrısı NİNURTA,

Hastalık tanrısı ERRA,

Hastalık iblisi ASAKKU, 

Büyük ölüm tanrısı NERGAL, 

Hayvanların tanrısı SAMUKAN, 

Gökyüzünün kraliçesi, aşk ve Uruk şehrinin tanrıçası İNANNA,

Lübnan bölgesindeki Sedir ormanların bekçisi, koruyucusu HUWAWA, 

Güçsüzlerin katili HURTURRE,

O dönemin ruhunu yansıtan bazı fikirler şöyledir:

Her şeyin bir ruhu vardır, çünkü her şey aynı fikirden oluşur. Ancak mutluluk ve korkunun, aşk ve nefretin ruhu yoktur. 

Hainlik ve düzenbazlıktan gerçekten hiç anlamıyorsun ama savaşlar sadece açık alanda gerçekleşmez. 

Bir kadının bir erkekten farklı hissettiğini hiçbir zaman unutma. Bir kadın, erkeklerin fark edemediklerini görür. 

Özgür olmayı ne kadar arzularsak arzulayalım, bizim yurdumuz hayal edebildiğimiz yerdir. 

Her yeni başlangıcın mutluluğunda, aynı zamanda bir veda saklıdır. 

Altın Devir’de kadınlar daima yeterince tahıl ve meyve toplayabiliyorlardı. O zamanlar yere düşen tohumlardan ilk bahçeler oluştu ve kadınlar ertesi sene tekrar aynı yere geldiklerinde, mahsullerin bir kısmını toprağa geri vermenin buna değdiğini, fark ettiler. Bu Gümüş Devrin başlangıcıydı. Yani bunu kadınlar keşfetti. 

Kimse eski düzeni getiremez! İnsanlar ve tanrılar birlik içinde değil. İnsanların egemenliği tek istediği; zevk ve ölümsüzlüktür. Bunun yetmediği yerde de savaşlar, silahlar ve doğaya zarar vermek için sürekli yeni fikirler üretiyorlar. Doğayla uyum içinde yaşamayı bıraktığımızdan beri hiçbir şey meşru değil zaten!
Bir adamın gururu ile kendine güvenmesi arasında çok ince bir çizgi vardır. 

Müzik, tanrıların ve evrenin asıl dilidir. 

Müzik, sadece insanlar tarafından, insanlar için yapılabilir. Müzik, büyüsünü anın geçmiş hatıralarından ve özleminden alan bir gizemdir. 
Müzik ve şarkılar eski zamanlardan beri tanrılar ve iblislerle iletişim halinde olanların temel haklarından biriydi. 

Kılıcın kuvveti olmadan insanları sadece büyünün gücüyle kontrol etmek isteyenler, eski sembolleri ve simgeleri, ışığın ve rüyaların büyüsünü kehanet olarak kullanmak zorundadır. Fakat görünmez silahların en güçlüsü; her duada, her şarkıda ve harekette saklı olan ritim ve melodidir. Bunu anlayan biri her canlının ruhuyla oynayabilir. 

Tek bir gerçeğin, dünya hakkında tek bir resmin var olmadığını anlayanlar, bir kelebeğin ve yol kenarında duran bir taşın bile büyük ahengin bir parçası olduğu mucizesini görebilir!

Sadece kadınlar sonsuz intibahın (uyanış) sırrını tanır. Adam sadece erkeklik organı gibi kalkar, tohum döker ve yok olur, çünkü bir adam yaşam verdiğinde özgürlüğünü kaybeder. 

Kral Gılgamış, Uruklu erkeklerin öfkesini, surun inşasında kullanacağı güce dönüştürmek için kadınları ve kızları kendi tarafına çekmeliydi!

Mutlaka doğada her gücü dengeleyecek karşı bir güç vardır. 

Her kadın, her adama, her şeyi unutturabilir. 

Bu dünyada hiçbir şey bir bedel ödenmeden kazanılmıyor. 

Ölülerin ruhları toprakla örtülmediği sürece huzur bulamazlar.

Şehri aynı zamanda içten parçalarken, dış güçlerden korumanın ne anlamı var?

Savaşmadan kaybetmek ölmekten beterdir!

Hiçbir zaman görünmeyenlere (kahinlere ve falcılara) hizmet etmeyin. 

Hayat bir başlangıç ve bir sondur. 

Üzüntüler ülkesine giden ve geri dönüşü olmayan geçit, korkular ülkesine giden gözyaşı geçidi, pişmanlık ülkesine giden intikam geçidi, acılar ülkesine giden öfke geçidi, sessizlik ülkesine giden sükut geçidi, huzur ülkesine giden onur geçidi, mutluluk ülkesine giden şan geçidi ve sonsuzluk geçididir. 
Ağaçlar, yeryüzünün rahipleridir. Onlar olmazsa diğer bitkiler de çöldeymiş gibi solar gider. 

Ormanların bekçisi Huwawa’nın öldürülmesiyle, ağaçları insanlardan koruyan bağ koparıldı. Bugünden itibaren tahta sadece tahta olacak ve yalnızca güçsüz bekçiler kalacak! Sadece bir canavarı öldürüldüğünü sandınız ama gerçekte tüm ağaçların ve tüm ormanların koruyucu ruhu öldürüldü. 

Sadece hayatını savaş alanında kaybedenler mutluluk dolu son bir an daha yaşayabilir. 
Onur ve cesaret, bu ölümcül çifte karşı elinde olan tek silahtı. 

Her şeyi bilmek durgunluğa yol açar.

Hayatın yolunu yalnızca bir kez yürüyeceksin!

Hayat bilmemektir ve sonsuz imkanlar arasında sürekli yeniden seçebilmektir. Bu yüzden geçmişte olan hiçbir şey kesin olarak bitmemiştir ve gelecek hiçbir zaman kesin olarak öngörülemez. Kuşku ve merak, deneme ve yanılma… Bunlar her daim yeni bir şeyler aramak, tatmak, hissetmek ve denemek için!
İçindeki tanrı, insanların zayıflığından üstündür. Belki tanrılar ve iblisler gökten değil, içimizden geliyordur. 

Gılgamış’ın bazı sözleri şöyledir: 

-          Halkına şöyle sesleniyordu; “Uruk’un gerçek kızları ve oğullarından bahsediyorum. Kör bir cahillik içinde bilinmeyenden korkan bir nesil değil, onurlu ve özgür insanların oluşturduğu yeni bir nesilden bahsediyorum. Tüm tanrılara ve doğanın tüm gizemlerine saygı duyan ama heykellerden, işaretlerden, sembollerden veya uzun zaman önce geçerliliğini yitirmiş kanunlardan ve karanlık ayinlerden korkmak zorunda olmayan bir nesil!”  

-          Bu ormanlar bizi fırtınalara, çölün kumuna, bataklıklardan gelen sivrisineklere ve daha gelecek nesiller doğmadan tarlalarımızla bahçelerimizi verimsiz yapan kanalların tuzluluğuna karşı koruyacak. 

-          Halk sadece günü görüyor ama ben ilerisini düşünmeliyim, çünkü ben kralım. Şehrimin ve topraklarımın bekçisiyim.

-          Bilge bir kral, başka bir krala sadakat gösterenleri ağır bir şekilde cezalandırmaz. Bunu yaparsa halkın öfkesini dindirmiş olur ama kendi yoldaşlarını da şüpheye sokar!

-        Öleceksem de en azından hayatımı büyük bir amaç için feda etmiş olurum! 

-          Bir erkek, şehvetin, fahişelerin tek silahı olduğunu öğrensin. 

-          Bir torunum var. Yaşamımızı devam ettirmenin yolunun bu olduğunu neden ancak anlıyorum. 
 Gılgamış’ın annesi Ninsun, “Her zayıflığın içinde gizli olan bir üstünlük vardır. Kadın gibi olun ve teslim olduğunuzu iddia edin! Onlara duymak istedikleri sözleri söyleyin ki her barış teklifinin ardında korku ve her zayıflığımızın arkasında gizli bir güç olduğunu düşünsünler.” diye nasihat ediyordu. 
Gılgamış’ın oğlu Umungal’ın annesi Nanşe ise şöyle dedi, 

-        Siz ölümün acısına, biz ise doğumunkine karşı sorumluyuz. 

-        Bir erkeğin tek hedefi, tıpkı bir ok gibi sürekli daha yüksek bir noktaya ulaşmak! Fakat kadınlar istikrar ararlar. Bu, her zaman için erkek ile kadın arasındaki en büyük fark olarak kalacaktır. 
Tufanda gemileri inşa eden ve ölümsüzleşen Ziusudra, Gılgamış’a şunları söyledi, 

-        Ölümle yaşam, ölmekle doğmak aynı gerçeklerdir. 

-        Faniliğin güzelliğini ve ebediyetin yükünün ağırlığını anlamıyorsun. 

-          Tanrılar insanları yarattığında, onlara kendilerinin hissedemediği tüm mutlulukları ve acıları verdiler. Ama bunu yalnızca ölüm pahasına yapabildiler, çünkü ölümsüzlüğün hisleri yoktur. Her şey sonsuzsa ve hiçbir şey faniliğin korkusuyla süslenmiyorsa niçin duygular olsun ki!

-        Bu dünya ile öbür dünya iç içe geçmiştir. Ne bu dünyada ne öbür dünyada hiçbir şey bütün değildir.

-        Umut ve inancın ME’si (insanoğlunu hayvanlardan üstün kılan özellikler; düşünebilme, duygular, konuşabilme vb), insanların ölüm bilincine atlatabilmeleri için en iyi araçlardır. 
Yer altı dünyasının tanrısı Ereşkigal, “İnsanları ölümden sonra yalnızca yaptıklarıyla değil, aynı zamanda düşündükleri ve hissettikleri ile de yargılamaya veya ödüllendirmeye yardım edeceksiniz!” diye seslendi. 

ahkucuksahin@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
21Eyl
15Eyl
27Ağs

14 Emekli Generalin Tutuklanması

25Haz
07Haz