Devletin Görevi Refah Sağlamaktır


“Refah, bolluk ve rahatlık içinde yaşamak” demektir. Yani maddidir. Dolayısıyla devletin görevi vatandaşının refahını sağlamaktır.

Manevi nitelikli konular insanların vicdanlarına ve geleneklerine bırakılmalıdır. Devlet yetkilileri görülmeyen, maddi anlamda hiçbir karşılığı olmayan bu manevi konulara el atmamalıdır.

Ama maalesef kendi görevini gereği gibi yapamayan devlet görevlileri eksikliklerini, görülmeyen alana el atatarak doldurmaya ve vatandaşlarını kuşatmaya çalışmaktadırlar. Bu aslında iktidarda kalmanın en kestirme ve en ahlaksızca yoludur.

Bununla birlikte insanlar, refah düzeyi arttıkça, yani kendine, ailesine ve ülkesine olan güveni arttıkça kendisini daha özgür hissetmekte; tersi bir duruma düştüğünde kendisini ezik, beceriksiz, miskin hissetmekte ve daha ziyade manevi konulara yönelmekte ve mukaddesatçı olmaktadır.

Tarihin belirttiğine göre: Birinci Dünya Savaşının kaderi belli olmaya başladığı yıllarda vatan ufukları kararmaya yüz tutmuştu. Her felaket anında olduğu gibi, o günlerde de resmi makamların da tesiriyle dine ve mukaddesata dönüş hareketi hızlanmıştı. Maddi sebepler birer birer ümit olmaktan çıkmaya başladıkça eller daha açık ve daha candan Allah’a açılıyordu.

Bu durumu Falih Rıfkı şöyle naklediyordu; “Bozgunlar arttıkça Başkomutanlık ve arkasından Polis, mukaddesatçılığa sarılmıştır. Bıyığını iki kenarından kesip kuyruksuz bırakan Subay, doğru Merkez Komutanlığı’na! ... Çarşaflar aşık kemiğine kadar mı inecek, daha da aşağı mı; koca bir heyet bu mesele üzerinde. Evlilik vesikanız yanınızda olmadıkça peçeli karınızla arabaya bile binemezsiniz.”

1913-1916 yıllarının Sadrazamı Sait Halim Paşa’nın belirttiğine göre, “Osmanlı Milleti’nin çoğunluğunun, tamamen ilkel bir cemiyet hayatı yaşadıkları; halkın halen, cismani veya dini ve ruhani bir reisin hüküm ve nüfuzuna körü körüne itaat etmekte olduğu, bu reislerin ise halkın cehaletini kendi hesaplarına kazanç vesilesi yaptıkları ve bundan insafsızca istifade ettikleri kimsenin meçhulü değildir”

Cumhuriyet tarihi de her iki ruh halinin ibretlik örnekleri ile doludur.

Türk vatandaşları 1933-1938 yıllarında tam bir özgüven ve geleceğe olan güven ile yaşarken, 1939-1945 İkinci Dünya Savaşının vermiş olduğu sıkıntılar ve sonrasındaki ekonomik çöküntüler ülke insanımızı din adı altında içe kapanıklılığa itmiştir.

Halen içine girdiğimiz kısır döngüden kurtulamamaktayız. Ekonomik yetersizlik dinden uzaklaşma olarak algılanmakta, bu algı iktidar sahipleri tarafından körüklenerek halk daha dibe götürülmektedir.

Oysa bu durum iktidar sahiplerinin beceriksizliği, hırsızlığı, yönetimsizliği, velhasıl onların iktidarda kalma arzularının bir sonucudur.

Bu durum geçmişte olduğu (Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük) gibi çeşitli hayallerin peşine takılma sonucunu doğurmuştur. Günümüzde değişen bir şey olmamış; çok çalışmak, dürüst olmak, hırsızlık yapmamak, dini konuları kullanarak halkı sömürmemek gibi temel değerler yerine ABD projelerinin peşine takılarak Osmanlıyı yeniden canlandırma rüyalarına alet olmaya devam ediyoruz.

Tam da bu noktada, yakın tarihimiz (1933-1938 dönemi) bize kendi örneğini sunmaktadır. Atatürk ne yaptı, nasıl yaptı, daha neler yapmak istedi konularına kafa yormamızı gerektirmektedir.

Bu halk uyanacaktır. Bir bebek, uyusun diye 24 saat beşiği sallansa bile bir müddet sonra uyanmaktadır.

ahkucuksahin@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI